Categories
Sokak Fotoğrafçılığı

neden fotoğraf? ‘fotoğraf ve yaratıcılık’

Dijital teknolojiler ile beraber en hızlı gelişen üretim metotlarının arasında ‘fotoğraf’ şüphesiz listenin zirvesini zorluyor. Bu gelişmelerden şu an bahsetmeyeceğim, onun yerine bu yazı serisinde ‘neden fotoğraf?’ sorusunun cevabı üzerine gideceğim. ilk konumuz: ‘fotoğraf ve yaratıcılık’.
 
Fotoğraf ve YaratıcılıkSony A7iii | Tamron 28-75mm f:2.8 | f:4 1/1000s iso100 @28mm
 
 
Fotoğrafın yapılabilecek en büyük haksızlık; ‘fotoğrafı bir makina marifetiyle görüntü üretme aktivitesi’ tanımına sıkıştırmak olur sanırım. Oysa fotoğraf çekerken  deklanşöre basıp ‘o an’ı kaydetme işleminin gerisinde çok daha fazlası vardır. Bunların arasında en heyecan verici olanı ‘yaratıcılık; farklı bir bakış açısı ile konuya bakabilmektir’. Bu yazıyla paylaştığım Galata Köprüsü karesi son zamanlarda çektiğim en keyifli fotoğraf oldu. Şöyle ki; pek çok arkadaşımın ‘Galata Köprüsünün çekmediğin civatası kaldı mı?’ takılmalarına muhatap olacak kadar çok köprüde vakit geçirdim. Her seferinde yeni bir heyecan, yeni bir arayışla fotoğraf çekiyorum. Bu karedeki kadraj şu ana kadar (yaklaşık son 8 senedir) hiç aklıma gelmemişti, farketmemiştim, görememiştim. Eminim benden önce birileri düşünüp, görüp çekmiştir ama ben denk gelmedim. Güzel tarafı da o ya zaten… Tamamen özgün, ‘o an’a dair, beni mutlu eden, yeni ve hepsinden önemlisi benden bir şey. Üstelik bu fotoğrafı çekmek için öyle pahalı bir fotoğraf makinasına da ihtiyacınız yok. Bir telefon kamerasının bile çekebileceği bir fotoğraf. Tek ihtiyaç; o kameranın arkasında hayata farklı bakma refleksine sahip bir fotoğrafçı. Siz de o fotoğrafçı ile tanışmak istiyor musunuz? En yakınınızdaki aynaya bir bakıverin, sizi tam orada bekliyor.
 
Hadi o zaman! Şimdi buyrun hayata farklı bakmaya…
 
 
Meraklısına not:
Fotoğrafı çekmek için merdivenlerdeki ara düz alanda durdum. Fotoğraf makinasını iki elimle boyumdan yaklaşık 50cm daha yukarıya kaldırıp hem köprünün alt kısmındaki grafiği hem de merdivenlerden çıkan adamı sığdıracak şekilde kadrajımı yaptım. Sonra da deklanşör! 🙂
 
küçük bir ipucu; uygun kadraj oluşmasını beklerken ışık ölçümünüzü doğru yapıp (bu kare için merdivenlere düşen ışık) ya pozu kilitleyin ya da ışık ölçümü ile okuduğunuz değerleri girip M modunda hazır bekleyin.

Categories
Sokaktan hikayeler

En iyi sokak fotoğrafımı çektim

Evet haklısınız… ¨en iyi fotoğraf henüz çekilmedi¨, bence de çekilmedi ama bu fotoğraf sokak fotoğrafçılığına dair beynimin kıvrımları arasında dolaşan ne varsa hepsinin özeti oluverdi. Öncelikle ‘eee… ne var ki bu fotoğrafta’ diyen değerli fotoğrafçı arkadaşlarım; az sabrınızı ve ilginizi rica ediyorum yazının tamamını okuyana kadar.
FonSokak Grubunun toplantısı için akşamüstü Kadıköy’den vapura binip Karaköy’e geçecektim. Bir tarafta elimde telefon e-kitap okuyordum, boğazın biraz insanın içine işleyen sert rüzgarı ve birkaç dakika öncesinde tanıştığım Mehmet Ali’nin sohbeti kitaba baskın çıktı. Bir taraftan sohbetin keyfi, öte yandan asırlara meydan okuyan duruşlarıyla İstanbul’un sembolleri Sultanahmet Camii, Ayasofya, Topkapı Sarayı ile sessiz selamlaşmalarım içinde vapur Karaköy İskele’ye yanaştı hatta son seferi olduğu için park etti. Mehmet Ali ile binlerce yıl öncesine dayanan dostluğumuzun samimiyetinde kucaklasıp ayrıldık. Elimde fotoğraf makinası yürümeye başladım. İşte tam o sakin adımlarımın gittiği yerde fotoğraf, fotoğrafım karşımdaydı. Adeta haykırıyordu ‘o an’ 3-5 metre öteden; ‘daha ne bekliyorsun çeksene işte! buradayım!…’ ve çektim… 2 kare.
Fotoğrafta 2 yaşlı adam Ziraat Bankası binasının önündeki panolarda yer alan fotoğraflardan birinin önünde konuşuyorlardı. Biri diğerine o fotoğrafın neresi olduğunu, orada zamanında olan başka mekanların ismini de söyleyerek gösteriyordu. Muhtemelen 50’li belki de 60’lı yıllardan bir fotoğraf. Günlük hayata kadraj atmış fotoğrafçı, biraz da estetik kaygılarla kompozisyonunu yapmış ve çekmiş. Bugün 2020’deyiz. O zamanın çocuğu ya da ergeni olan 2 yaşlı adam o fotoğraf üzerinden İstanbul’u, hatıraları konuşuyor. fonda iyice gerilerde Süleymaniye Camii’nin silüeti tüm ihtişamıyla Ahmet Haşim’in şiirinin kızıllığında bir İstanbul akşamını selamlıyor.
Şimdi fotoğrafın çekildiği zamana dönelim. Fotoğrafçı için fotoğrafik olarak hoş görünen herhangi bir İstanbul günüydü muhtemelen. Bir sipariş üzerine, o günü anlatmak üzerine ya da belki sadece keyfi olarak çekilmişti fotoğraf. O caddelerden, meydanlardan geçen herhangi birinin her gün görebileceği manzaralardan ya da klişe kadrajlardan biriydi. Şehrin normali, olağan duruşunun bir anıydı. Oysa zaman tünelinden geçiverince şimdi iki eski ahbabın maziye heyecanla baktıkları bir başka gerçekliğe dönüşüvermişti.
Sokak fotoğrafıyla ilgili heyecanımı, isteğimi, neden yaptığımı hep şöyle özetledim;
‘değişen, dönüşen, evrilen -iyiye ya da kötüye- şehrin bu hallerine küçük görsel notlar düşmek’
bir şekilde fotoğraflarıma, yaptığım işe ilgi gösteren, destekleyen, değer veren herkese yürekten teşekkür ederim ancak küçük de bir itirafım var. Ben bu fotoğrafları sizin bugünkü haliniz, bakışınız için çekmiyorum. Bu fotoğrafları 10 yahut 15 sene sonraki haliniz için, şu anın çocukları, henüz doğmamış insanlar için çekiyorum. Onlar da görsünler Galata Köprüsünü bugün gördüğümüz gibi, balıkçıları tanısınlar; dünyada böyle bir köprü üzerinde balık tutan ve emsali çok az olan olta balıkçılarını, Boğaziçinin nazlı beyaz kuğuları; vapurları görsünler, martıları nasıl simitle beslediğimize gülsünler. Bazen Cankurtaran’a, Kadırgaya doğru fotoğraflarımda yürüsünler, Eminönü meydanının kestanecilerini tanısınlar.
Fotoğrafçının ismini boşversinler, ama İstanbul’u benim fotoğrafladığım gibi de görsünler, bilsinler.
işte sözün özü; en iyi fotoğrafımı çektim şu ana kadar olanlar arasında. Var olan bir zaman tüneline kadraj attım ve bu fotoğrafa yıllar sonra bakanlar önce 2020’ye dönecekler, oradan da adamın işaret ettiği 50’li, 60’lı yıllara. Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde…

Zaman Tüneli
en iyi sokak fotoğrafım – Sony A7iii 24mm f:2.2 1/400s iso100

Categories
Sokak Fotoğrafçılığı

Sokak Fotoğrafçılığı nedir?

Diğer fotoğrafçılık alanlarından farklı olarak, sokak fotoğrafçılığı; adını çekilen konudan değil fotoğrafın üretim biçiminden almaktadır. Düğün fotoğrafçılığının konusu düğün ve düğün kavramını oluşturan (örneğin gelin, damat, görümce 🙂 düğün mekanı, vb.) unsurlardan şekillenir. Benzer şekilde portre ya da stüdyo fotoğrafçılığını da düşünebiliriz. Ancak başta da dediğim gibi konu sokak fotoğrafçılığına gelince iş biraz değişiyor. Sokak fotoğrafçılığı; -geniş ve kapsayıcı bir yaklaşımla- hepimizi kuşatan insani durumların fotoğrafik olarak ifade edilme metodu olarak düşünülebilir. 

Sokak fotoğrafçılığının en keyifli tarafı fotoğrafçısıyla özdeşleşmiş özgünlüğü ve eşsiz olmasıdır. Bu özgün yaklaşım her fotoğrafçıyla beraber oluşan farklı bakış açılarına hayat verir. Bu sebeple karşılaştığımız sokak fotoğraflarının bazılarında insanlar ve ifadeleri, bazılarında güzelleme ve biçimsel anlatım, bazılarında hayatın daha can yakan kısımları, bazılarında yine hayatın eğlendiren, keyif veren anları, bazılarında da tamamen hesapsız ‘o anın’ dondurulması vardır. Bu listeyi insan davranışlarıyla ilgili daha bir çok kategoriyi de ekleyerek genişletmek mümkündür.

Sokak fotoğrafçılığının -ortalama yaklaşımla- saniyenin 1/125’inde dondurulmuş ‘o an’ kavramına yaslamanın çok doğru olduğunu düşünmüyorum. Evet fotoğraf belki 1/125s enstantane ile çekilmiş olabilir ama onun arkasında fotoğrafçının kişiliği, hayatı nasıl görüp algıladığı, analitik, duygusal ve sosyal zekasıyla nasıl bir kurgunun hayaline sahip olduğu önemlidir. Bu da çekilen  fotoğrafı doğrudan şekillendirir. Sonuç olarak bu referans noktasıyla ilerlediğimizde, bir sokak fotoğrafçısının üretimi birbirinden bağımsız karelerden oluşmuş bir filme, ‘o an’ ların peşinden koşarak örülmüş harika bir maceraya dönüşür. 

Sokak fotoğrafçısının bitmez tükenmez gayretinin, arayışının sebebine dair cevabı dışarıda aramamak gerekir. Çünkü çekilen her fotoğrafla, fotoğrafçının oto portresini oluşturan yap-boza bir parça daha eklenmiş olur.  Her kare hayatımıza, iç dünyamıza, dünyayı nasıl gördüğümüze, hayallerimize ya da travmalarımıza dair ipuçlarını barındırır. Özetle fotoğrafçı aslında fotoğraf makinasının önündekini değil arkasındakini çeker, yani kendisini.

Burada esas konu sokak fotoğrafçılığının genel olarak ne anlama geldiği ya da toplum için ne ifade ettiği değil, bunun sizdeki karşılığının, anlamının ne olduğudur. Fotoğrafçının kendine sorması gereken ne çekmek istediği, neden çekmek istediği, hikaye anlatıcılığı rolünü üstlenirken fotoğrafları ve onların izleyicileriyle nasıl bir iletişim metodunu tercih ettiğidir.

O zaman sorumuza geri dönelim;

Sokak fotoğrafçılığı sizin için ne anlama geliyor?

Cevaplarınızı heyecanla bekliyorum.

Categories
Sokak Fotoğrafçılığı

Tarz, doğru ışık, ayıklama

Bir keresinde bir arkadaşıma sormuştum; “neden makinan manual modda?” diye, o da benim tarzım böyle dedi. Bu tarz konusunun bendeki alerjik etkilerinden dolayı konuyu uzatmadım, cehaletimi koluma taktım yürüdüm, fotoğraf çekmeye başladım.
Şimdi bir önceki cümledeki manual modun ne anlama geldiğiyle konuya başlayalım. Manual mod pek çok fotoğrafçı için manual pozlama -yani makinada M modunda fotoğraf çekmek anlamına geliyor. Tabii buna ek olarak başka bir manual mod da netleme için kullanılabilir. Manual netleme (fokus) konusunu ayrı bir yazıda anlatacağım. Şimdi gelelim manual pozlama konusuna…
En yalın anlatımla fotoğraf makinasında diyafram ve enstantane değerlerinin fotoğrafçı tarafından belirlenip ayarlandığı, makinanın hiç bir otomatik ölçüm yapmadığı pozlama türüne manual pozlama denir. Aslında bu değerlerin fotoğrafçı tarafından belirlenmesi işi epeyce hayatı kolaylaştırıyor gibi 🙂 Acaba gerçekten öyle mi?
Bir başka arkadaşımın Tango Kulübü var. O zamanlar daha yeni fotoğrafa başlamışım. Herşeyi çekerim hevesi ve heyecanıyla bir akşam gittim kulübe. Ortalık harika! Danseden çiftler, barda ya da masalarda oturanlar. Nereye baksam kadraj var, fotoğraf var! Hemen makinayı aldım elime, önüne de çantadaki en hızlı (ışık geçirgenliği / diyafram değeri en geniş) lensi taktım. Niyetim danseden çiftleri jilet gibi (her ne demekse) keskin çekmek. Baktım o istediğim netlik olmuyor, ben de getirdim makinayı manual pozlama moduna, diyaframı f:6.3 ile f:8 civarlarında ayarladım, enstantaneyi de 1/250s yaptım, optik vizörde gördüğüme deklanşör basıyorum :)))) Dans kulüplerinin ortamını bilen fotoğrafçı arkadaşlarım bunları okurken kahkahayı basmıştır… haklılar da 🙂 bir vakit sonra o çektiğim bomba kareleri bir göreyim diye oturdum bardaki taburelerden birine ve bakmaya başladım. Ilk kare kapkaranlık, ikinci, üçüncü ve tüm diğerleri. 🙂 bir de makinaya saydırdım. Tam da bozulacak zamanı buldu diye. Oysa makinanın hiç bir suçu yoktu. Sıkıntı benim pozlamayla ilgili en önemli 3. Faktörü dikkate almamış olmamdı; ortam ışığı!
Dediğim gibi en önemli konu ışıktır pozlamada. Diyaframı enstantaneyi konunuzu nasıl yorumlamak istiyorsanız ona göre siz ayarlarsınız. Ancak bu değerler ve eşdeğerlik yasasına göre birbirleriyle olan ilişkisi (korelasyonu) tamamen ışığa göre şekillenmektedir. Yani; ortam ışığı değişmediği sürece her diyafram değeri değişikliğinde ona karşılık gelen enstantane değerine de müdahale etmek gerekir. Yoksa bunlardan birini kafanıza göre değiştirip diğerini aynı tutarsanız benim gibi efsane derecede koyu, az pozlanmış fotoğraflarla eve kös kös dönersiniz. Bu sebeple teknolojinin yardımını alarak pozlama konusunu makinaya bırakıyoruz ki ortam ışığına göre ister diyafram öncelikli ister enstantane öncelikli modda çekerken ortam ışığına göre doğru pozlama değerini hesaplasın. Sırf son 4-5 cümle bile birkaç blog yazısı sebebi olarak “yapılacaklar” listesinde yerini aldı.
Tarz, doğru ışık, ayıklama
Sony A7M3 Sigma 20mm f:1.4 Art DG f:5 1/1250s iso100
Yukarıda gördüğünüz fotoğraf İstanbul Karaköydeki yeni metro köprüsü üzerinde çekildi.
Kış olmasına rağmen ışık olarak çok şanslı olduğumuz bir günde Sigma 20mm f:1.4 Art lensle sokakta neler yapabileceğimi denemek için oradaydık.
Köprünün konumundan dolayı ışık, güneşli havada sert gelir. Son 350 yıldır -muhtemelen önümüzdeki 350 yıl daha- orada fotoğraf çektiğim için el alışkanlığı güneş ışığının doğrudan çarptığı beton zeminden ışığı okudum. Işık okumada kullandığım metot şöyle; kadrajımın %80 ve daha fazlasını güneş alan beton zeminle doldurup -diyafram öncelikli (A, Av) moddayım bunu yaparken- ekranda okuduğum diyafram ve enstantane değerlerini hafızamda tutup makinayı manual moda (M) getiriyorum. Sonra okuyup hafızamda tuttuğum diyafram (A, Av) ve enstantane (S, Tv) değerlerini makinada ben ayarlıyorum. Peki böyle yapınca ne oldu? Beton zemin ve ona yakın değerde ışık alan her alan ve obje olması gerektiği gibi pozlanacak, koyuda kalan kısımlar da görece olarak daha da koyu görünecekti. Sonuç; fotoğraftaki şapkalı abinin yüzünün güneş alan kısımları aydınlık çıktı, gölgede kalan kısımları iyice siyaha yaklaştı. Özellikle şapkanın siperinin gölgesi yüzde keyifli bir koyu alan oluşturdu. Üzerindeki koyu renk kıyafet benim şansımaydı, az da olsa doku detayı veren kısımlarını da Lightroom’da siyaha getirerek sade ve içime sinen bu fotoğrafa ulaştım. Tabii aynı zamanda fotoğraflamak istediğim konuyu da fondaki köprü mimarisinden ayıklamış oldum ki aslında tam da yapmak istediğim buydu.
Peki başa dönelim. Bu yaptığım benim tarzım mı? Yahu benim derdim fotoğraf… hepimizin derdi fotoğraf. Işığa baktım ortama baktım, sonra da bana istediğim fotoğrafa ulaşmak için en avantajlı imkanı sunacak teknik bilgiyi kullandım. Tarz? Benim aklım ermez, onu da bilenlerine bırakıverdim.
Bir sonraki yazıda ve fotoğrafta buluşmak üzere,
sevgiler.
Categories
HepsiTV Kadraj

“Hakan Yaşar ile Kadraj – Sokak Fotoğrafçılığı Nedir? | HepsiTV”